"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe,

Vakit olur, yaşadığımdan utanırım."

Nazım Hikmet

25 Mayıs 2014 Pazar

'YERALTI'NDAN NOTLAR


Dilim mühürlenmiş gibi, beynime hücum eden ve boğazımda düğümlenen hiçbir kelime dökülemiyor dudaklarımdan. Sanki ruhum çekiliyor bedenimden, acı içinde ancak derin bir nefes alıyorum kalbimin sıkışması geçtin diye.

Acının düştüğü yeri yaktığı bir yer burası. İlçe merkezinde olağan bir şekilde akan hayat köylere gidildiğinde biraz daha farklılaşıyor. Köy yeri küçük, acı düşen ev sayısı da fazla olunca haliyle hayatın olağan akması biraz zaman alıyor. İlçe merkezinde bir de “Başımız sağolosun” pankartları olmasa facianın yaşandığı bir yer olduğuna inanmak mümkün olmuyor.


Resmi ağızların 301 olarak açıkladığı ölü sayısı savcılık soruşturmasına gelen ön rapor ile 307 oluyor. 307... Bir rakam, bir iş 'kazası'nda geçen sayısal bir veri... Aslında yaşanılan felaketin büyüklüğünün örtüldüğü; insanın, insanlığın değersizleştirildiği; yaşanılanın kanıksatıldığı en iyi yöntem rakamsal verilerle konuşmak olsa gerek. Kaç evlatsız kalan anne, baba; kaç eşini kaybeden kadın; kaç babasını hiç görmeyen ve göremeyecek olan çocuk... kaç yanan yürek ve hayat eder acaba! Bunun sayısal verisini tutmak ise zor. Sadece bir kaç tanesi ile yüzleşmek bile yükün taşınamayacak kadar ağır olduğunu gösteriyor.

        * 20 yaşında genç bir kadın, bir yere odaklanmış gözlerinden akan göz yaşları içinde “28 yaşındaydı, bir yıllık evliyiz daha, 9 aylık bebeğimiz var, bizim için çok erken daha. Devamlı kafamda konuşuyorum, bizim için indi yerin altına, işe gitmesi için sabah kaldırdım, keşke göndermeseydim diyorum, kendimi suçluyorum.” diyor ve kelimler boğazında düğümlenip kalıyor. 
        * 45 yaşındaki üç çocuk annesi kadın dirayetli durmak için büyük bir çaba içinde. “Eşim maden çok sıcak diyordu, çalışmak artık zor diyordu. Emekli olmasına 6 ay kalmıştı. Dişini sık dedim ama olmadı.” diyor. Çenesi titriyor ve dudaklarını ısrıyor, gözlerine hücum eden yaşların yanaklarından süzülmesine engel oluyor ve zorlansa da 'kader' diyor. Büyük oğlan çok rahat olduğundan şikayet ederek “Arkadaşım trafik kazasında öldü, ona çok üzüldüm. Babam öldü hiçbir şey hissetmiyorum” diyor. Babasının hukuk fakültesini kazanmasını istediğini söyleyip sınava 15 gün kaldığını ve artık hukuk fakültesini kazanmasının mümkün olmadığını anlatıp bu hayalden vazgeçtiğini de üzülerek ekliyor. 'Sen nasılsın' diye sorulan ortaöğretim öğrencisi küçük kızkardeş ellerini çenesine koymuş öylece bakıp hiçbir tepki ve cevap vermiyor.

        * Bir yaşındaki yeni yeni adım atıp yürümeye çalışan güler yüzlü minik İsmail'in babası 27 yaşındaymış. Bize bakıyor ardından 24 yaşındaki annesine sarılıp gülüyor. O an annesi de acısını unutup gülüyor. “Aynı babası, ona bakınca babasına bakıyorum sanki” diyor sonra eşinden kalan hatırasına bakarak. Madenden emekli olan İsmail'in dedesi “Önceden de oluyordu, bir iki kişi ölürdü ama bu başka bir şey, bu kadar çok ölen olmadı” diyor. Bir taraftan işin tehlikeliliğin kabulü olan bu cümle bir taraftan da az sayıdaki ölümleri olağan saymanın itirafı oluyor. O sırada Adaleti Savunanlar Derneği'nden birisi geliyor. Derneğin eski 'paşalar'dan oluştuğunu gelen kişinin ilettiği selamlardan anlıyoruz. Elinde bir torba oyuncak ile başsağlığı dileyip “Tabii vesileler de var ama cenab-ı allah'ın takidiri, artık onlar için dua edelim.” diyor. Adalet ile cenab- allah denklemi arasında kalan annenin, dedenin aklı ve yüreği ses vermiyor. Annesi İsmail'in gülücükleri arasında babasının kölelik koşullarındaki çalışma sistemini anlatmaya başlıyor: “Sabah ben onu 5-6 gibi kaldırıyorum. Gece bir buçuk gibi geliyor. Vardiya dönüşümünde tekrar beşte kalkıp işe gitmesi gerekiyor. Ama genellikle kalkamıyor. Bu nedenle de çoğu ay 1.500 TL olan ücreti 1.300 TL gibi oluyor. Son iki üç haftadır maden çok sıcak, çalışılmıyor diyordu. Üzerine destek için çakılan tahta düşmüştü. Ben onun beline iyileşmesi için krem sürüyordum. Onu geçirmeye çalışıyorduk bu oldu.” O karmakarışık ruhtan ne hissettiğini anlamak mümkün olmuyor.

        * Oğlunu yedi yıl önce madendeki göçükte kaybeden yaşlı kadın şimdi de damadını kaybetmiş. Oğlunun biri hala madende çalışıyor. Dizlerini ovuşturarak ağlıyor. Yüreğinin yangın yerine döndüğü her halinden o kadar anlaşılıyor ki kelimeler bunu anlatmaya yetersiz kalıyor. Mersin'den ekmek parası için geldikleri Soma'dan eksilerek memleketlerine yerleşmenin planı halindeler. “Oğlum da iki yetim bıraktı. Damadımın da iki çocuğu yetim kaldı. Kızım iyi değil. Bir iki gündür topladı ama böyle bazen dalıyor gidiyor. Ne yapsınlar, Mersin'de iş yok, ekmek parasına buraya geldi. Oğlum da ekmek parası için gelmişti.” diyor sızlanarak. Hiçbir şey diyemiyoruz, boğazımızda bir yumruk oluyor üzüntü ve öfkemiz. O haliyle evden çıkmak üzere kapıya yöneldiğimizde torununa 'ayakkabıları düzelt' diyor.
  
Ekmek parası için indikleri madenin mezar olduğu madencilerin annesi, babası, eşi, çocukları olmak dışında o kadar ortak yanları var ki; yoksullukları, kredi borçları altında ezilmeleri, işsizlik nedeniyle madende köle gibi çalışma zorunlulukları, üzüntüleri gibi. Henüz ortak olmayan tek bir şeyleri var: Üzüntüleri ve acılarının öfkeye; öfkelerinin ise kendilerini yok sayanlara karşı isyana dönmesi. Bu silsile ne zaman gerçekleşir bilemiyorum ama gerçekleştiği anda hayatta olmak istiyorum...




        

1 yorum:

  1. Yüreğine sağlık. O gün hep birlikte hayatta olmak dileğiyle.

    YanıtlaSil