"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe,

Vakit olur, yaşadığımdan utanırım."

Nazım Hikmet

5 Ocak 2015 Pazartesi

"UMUT" SEN NESİN Kİ!


“Umut, en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır” diyor Nietzsche. Bu cümleyi ilk okuduğumda lise sıralarındaydım. Hayatı toz pembe gördüğüm, en ufak bir kalp atışında ayaklarımın yerden kesildiği, tüm dünyanın muhteşem göründüğü yıllardı. Eee o zaman daha özgürlük yollarına koyulmamış, bana çizilen hayat yolunda biçilen rolü en iyi şekilde oynama çabasından öteye geçmemiştim. İçim mi sıkılıyor hemen iki rekat namaz kılar, dua eder kendimi 'yaratan'a teslim ederdim. Gerçekten içim rahatlardı. O nedenle çok karamsar ve anlamsız geliyordu Nietzsche'nin bu cümleleri.


Sonradan Marx'ın din üzerine yazdıklarını okuduğumda anladım rahatlamanın neden kaynaklı olduğunu. Ne diyordu Marx; din kalpsiz dünyanın sıcak kalbi. Bakıyorum da bu kadar acının, adaletsizliğin olduğu bir sistemde insanı ayakta tutacak, var olan sistemi her gün kalktığında yeniden üretecek en temel besin kaynağıydı din. 


 Artık sığınacak bir 'yaratan'a inanmıyorum. İnandığım başka değerlerim, var etmek istediğim başka bir dünya hayalim var. Tabi koyulduğum özgürlük yolunda bir ton engelim, yüküm ve gözyaşım var. Bir de her yanımda yara bere. Bazen kendimi Frida Kahlo'nun tablosundaki kendi yüzünün olduğu ve her yanına oklar saplanmış geyik gibi hissediyorum. Şimdi anlıyorum artık Nietzsche'nin cümlelerini.


Umut...


Kaybedilmemesi gereken en büyük cevher. Hayal ettiğim dünyaya götürecek olan adımları bana attıracak kadar değerli. 


Ya gerçeklikler, her gün gördüklerimiz, kalbimize saplanan oklar. Yüzünü döndüklerinden yediğin tokatlar, sarıldıklarının 'seni seviyorum' derken batırdıkları dikenleri. Ya her gün yol boyu gördüğüm yazın sıcaktan, kışın soğuktan kapkara olmuş çocuklar. Yaşasaydı bugün 16 yaşında olacak olan tek kaşlı Berkin.



 
'Yapamadım, bana engel oldular' diyerek küçük köpeğini annesine emanet edip boğazın soğuk sularına kendini bırakan Eylül. Her gün öldürülen, tecavüze uğrayan kadınlar. Katliam gibi olan iş cinayetleri; Soma, Ermenek. Roboski'de katledilen çocuklar ve annelerinin feryadları. Ya oğlunun kemiklerine bile kavuşamadan ölen Berfo Ana... 



Buna rağmen yaşamak için umut etmek ve hergün insanca yaşayacağımız dünyanın hayaliyle işe koyulmak. Ama sonra yeniden aynı tokatlarla, dikenlerle, ölülerle karşılaşmak. İşte o anlar en büyük kötülüğüm oluyorsun 'umut'. Her defasında aynı acıyı hissettiriyor, belli periyotlarla bunu yaşamama sebep oluyorsun. İşkencecim değilsin de nesin!


Oysa 'yaratan'la birlikte böyle miydi! Ne kadar acı çeksem de orda öyle bir umut vardı ki herşeye rağmen beni mutlu eder, vicdanımı sustururdu. Kader meselesi ve bu dünyada olmasa da ahirette kötülerin cezalandırılacağı, iyilerin de cennete gideceği inancı beni benden alırdı. Belki de isyanımı yok edip susturan da buydu. Bazen öyle bir an geliyor ki 'keşke' diyorum;


"Keşke, yeniden buna inansam, yüzümü kıbleye dönüp niyet etsem namaza, sonra 'Rabbim sen herşeyin en iyisini bilirsin, çocukları koru, kötülükleri kendi kötülüklerinde yok et, iyileri sen koru, beni huzurunda mahcup etme, cennetine al' diye duamı edip elime yüzüme sürsem" ve tüm vicdanım sussa.


Ama yapamam artık, bir kere gördüm kalpsiz dünyayı/sistemi ve bu sistemin asla sıcak bir kalbi olamayacağını. Susturamam artık vicdanımı ve isyanımı...






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder