“Umut, en son
kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır” diyor Nietzsche. Bu
cümleyi ilk okuduğumda lise sıralarındaydım. Hayatı toz pembe
gördüğüm, en ufak bir kalp atışında ayaklarımın yerden
kesildiği, tüm dünyanın muhteşem göründüğü yıllardı. Eee
o zaman daha özgürlük yollarına koyulmamış, bana çizilen hayat
yolunda biçilen rolü en iyi şekilde oynama çabasından öteye
geçmemiştim. İçim mi sıkılıyor hemen iki rekat namaz kılar,
dua eder kendimi 'yaratan'a teslim ederdim. Gerçekten içim
rahatlardı. O nedenle çok karamsar ve anlamsız geliyordu
Nietzsche'nin bu cümleleri.
Sonradan Marx'ın din
üzerine yazdıklarını okuduğumda anladım rahatlamanın neden
kaynaklı olduğunu. Ne diyordu Marx; din kalpsiz dünyanın sıcak
kalbi. Bakıyorum da bu kadar acının, adaletsizliğin olduğu bir
sistemde insanı ayakta tutacak, var olan sistemi her gün
kalktığında yeniden üretecek en temel besin kaynağıydı din.
Artık sığınacak bir 'yaratan'a inanmıyorum. İnandığım başka
değerlerim, var etmek istediğim başka bir dünya hayalim var. Tabi
koyulduğum özgürlük yolunda bir ton engelim, yüküm ve gözyaşım
var. Bir de her yanımda yara bere. Bazen kendimi Frida Kahlo'nun
tablosundaki kendi yüzünün olduğu ve her yanına oklar saplanmış
geyik gibi hissediyorum. Şimdi anlıyorum artık Nietzsche'nin
cümlelerini.
Umut...
Kaybedilmemesi gereken
en büyük cevher. Hayal ettiğim dünyaya götürecek olan adımları
bana attıracak kadar değerli.
Ya gerçeklikler, her
gün gördüklerimiz, kalbimize saplanan oklar. Yüzünü
döndüklerinden yediğin tokatlar, sarıldıklarının 'seni
seviyorum' derken batırdıkları dikenleri. Ya her gün yol boyu
gördüğüm yazın sıcaktan, kışın soğuktan kapkara olmuş
çocuklar. Yaşasaydı bugün 16 yaşında olacak olan tek
kaşlı Berkin.
'Yapamadım, bana engel oldular' diyerek küçük köpeğini
annesine emanet edip boğazın soğuk sularına kendini bırakan Eylül. Her gün öldürülen, tecavüze uğrayan kadınlar.
Katliam gibi olan iş cinayetleri; Soma, Ermenek. Roboski'de
katledilen çocuklar ve annelerinin feryadları. Ya oğlunun kemiklerine bile kavuşamadan ölen Berfo Ana...
Buna rağmen yaşamak
için umut etmek ve hergün insanca yaşayacağımız dünyanın
hayaliyle işe koyulmak. Ama sonra yeniden aynı tokatlarla,
dikenlerle, ölülerle karşılaşmak. İşte o anlar en büyük
kötülüğüm oluyorsun 'umut'. Her defasında aynı acıyı
hissettiriyor, belli periyotlarla bunu yaşamama sebep oluyorsun. İşkencecim değilsin de nesin!
Oysa 'yaratan'la birlikte böyle miydi! Ne kadar acı çeksem de orda öyle bir umut vardı ki herşeye rağmen beni mutlu eder, vicdanımı sustururdu. Kader meselesi ve bu dünyada olmasa da ahirette kötülerin cezalandırılacağı, iyilerin de cennete gideceği inancı beni benden alırdı. Belki de isyanımı yok edip susturan da buydu. Bazen öyle bir an geliyor ki 'keşke' diyorum;
"Keşke, yeniden buna inansam, yüzümü kıbleye dönüp niyet etsem namaza, sonra 'Rabbim sen herşeyin en iyisini bilirsin, çocukları koru, kötülükleri kendi kötülüklerinde yok et, iyileri sen koru, beni huzurunda mahcup etme, cennetine al' diye duamı edip elime yüzüme sürsem" ve tüm vicdanım sussa.
Ama yapamam artık, bir kere gördüm kalpsiz dünyayı/sistemi ve bu sistemin asla sıcak bir kalbi olamayacağını. Susturamam artık vicdanımı ve isyanımı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder