"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe,

Vakit olur, yaşadığımdan utanırım."

Nazım Hikmet

5 Nisan 2015 Pazar

BİRİ AVUKATLAR GÜNÜ MÜ DEDİ!

Bugün 5 Nisan Avukatlar Günü. Sosyal medyada avukatlar bir taraftan eleştirel bir taraftan da üzgün bir şekilde ya günümüz kutlu olsun diyor ya da mücadeleye devam diyor. Bu mesleğe dair hep söylediğim bir cümle yine geçiyor aklımdan: “Bu sistemde avukat olarak paçalarımız zaten çamurun içinde önemli olan tüm vücudu batırmamaktır.”

Herkesin hukuka bakışı ve bir tanımı vardır. Doğallığında yargıya da. Ben hala aynı yerdeyim ve şu an var olan hukuk sisteminin egemenlerin koyduğu kurallar ve oynadığı bir tiyatro olduğunu düşünüyorum. Sanırım mutsuzluğum ya da adaletin hiçbir zaman bu sistemde mümkün olmayacağına dair umutsuzluğum da burdan kaynaklanıyor. İnsanın kendisi ile çelişir bir şekilde hakimin karşısında “Bizler bu sistemin kuralllarını beğenmiyoruz, farklısının olması için mücadele ediyoruz ama şu an tek bir talebimiz var o da en azından kendi koyduğunuz kurallara uymanızdır.” demesi kadar traji komik bir durum olamaz sanırım.

Aslında bu bizim çelişkimiz değil, burjuva hukuk sisteminin kendi çelişkisidir. Hep bildiğimiz ve söylediğimiz bir cümle var “Burjuvazi demokrasi konusunda tutarlı değildir, kendi çıkarı nerdeyse oraya döner yüzünü.” O nedenle Anayasa 10. maddesinde yer alan kanun önünde eşitlik gerçek yaşamda bir anlam ifade etmez. Ya da diğer temel hak ve özgürlükler kağıt üzerindeki kuru harfler olarak kalır. Hele de karşında silah kullanma yetkisi olan bir devlet aygıtı varsa.

Milyonlarca kişinin gözleri önünde işlenen bir cinayet, aynı gün kimin kim taraftan vurulduğu olay yeri tutanağı haline getirilen, katili herkesin gördüğü, polisinden savcısına herkesin bildiği bir dosyada polis gözaltına alınmaz, suç aleti olan silahına derhal el konulup gerekli yasal prosedür işletilmez. Devlet eliyle işlenilen cinayetler bugün faili meçhul dosyalar olarak mahkeme raflarında yerini alır, faili malum dosyalarda nerdeyse tutuklu sanık bulunmaz. Toplu mezarlardan kemikler yağar başımızdan aşağı kimse üstüne alınmaz. Ne de olsa hukuk devletiyiz, elbet 'fail'leri bulunur, bağımsız yargımızda adil bir şekilde yargılama yapılır. Tıpkı baklava çalan çocukların yargılandığı gibi. Ya da kendisine tecavüz eden adamı öldürüp kestiği başını köyün meydanında bu durumu bilip ses etmeyen köylülerin yüzüne fırlatan Nevin gibi. 

Pegasus A.Ş'ye karşı takip ettiğim bir dosyada hakimin söyledikleri aslında çok şeyi anlatmaya yetiyor da artıyor bile. Lehimize biten dosya Yargıtay tarafından aleyhe bozulunca mahkeme hakimi direnme kararı verdi. Sonrasında Daire döndü direnme kararını onadı. Bir evrak imzalatmak üzere girdiğim hakim şunları söyledi: “Siz sanıyorsunuz ki sizin dosyayı bir tek siz takip ediyorsunuz, birçok büyük firma geldi gitti. Dosyadan, dilekçelerden örnek almak istedi. Ben direnme kararı verdikten sonra gittim Yargıtay üyeleri ile görüştüm, anlattım. Ben artık emekli olacak yaştayım, çocuğum okumuş ve başka bir yere gönderilmek ben de bir kaygı yaratmıyor. Ama benim yerimde bu kaygıları olan başka bir hakim olsaydı bu dosya bu şekilde sonuçlanmazdı.”

Ethem Sarısülük davasında, katılan vekillerinden birinin söylediği şu cümle hala kulaklarımda çınlar: “Bizler biliyoruz ki size Ahmet ŞAHBAZ'ı koruyun diye bir talimat gelmedi. Ama siz de biliyorsunuz ki bunun aksini yaptığınızda başınız ağrıyacak ve yerinizden olacaksınız.”

Daha ne denir ki bilemiyorum. Sayısız anlatılabilecek durum ve yaşanmışlık var. Düşünüyorum da benim kurallarını koymadığım bir sistem içinde, adaletin hiçbir zaman var olamayacağını bildiğim bir dünyada adalet tesisinde yer alan sac ayaklarından biri olmak çok ironik bir durum.  Haa doğru ekmek parası işte ne yaparsın diyenler vardır şimdi.

Aramızda kalsın da avukatların çoğu belki de yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Öyle güzel güzel giyindiğimize, elimizde evrak çantası ile adliyede ya da dışarda caka sattığımıza bakmayın. Özellikle aileden gelen bir sermeya ya da müvekkil birikimi yoksa genç avukatlara düşen sadece işçi avukatlıktır. Eee  işçi avukatların çalışma koşullarından hiç bahsetmeyeyim. Kapitalist sistemde diğer işçilere ne düşüyorsa işçi avukatlara da aynısı düşüyor. Örgütlenmek mi! Daha statü aşkından vazgeçmemiş ve işçi olmayı hakaret sayan bir meslek grubunda biraz zor görünmekle birlikte hareketlenmeler de hiç yok değil.

Peki ben neden hala bu meslekte diretiyorum dediğim her an klişe gelebilecek şu basit cevabı veriyorum kendime yeniden, yeniden. Her geçen gün girdap haline gelen hukuk sissteminde yargıya yolu düşen, düşürülen sosyalistlere, yurtseverlere, kadınlara, işçilere kısaca ezilenlere bir nebze olsun nefes alabilecekleri bir kanal açabilmek ümidi paçalarımı bu çamurun içinde tutan. Ötesi laf-ı güzaf...

23 Mart 2015 Pazartesi

'BİR NEFES OLSUN' UĞRUNA


Öyküler içinde boğulmak... Bir oradan bir buradan farklı sesleri duymak ama yine en sonunda kendi sesinle kendine gelmek... Yalnızlık mıdır ki bu! Eee kendi sesinden başka bir ses seni öykülerin içinden çıkaramıyorsa evet tam da bu yalnızlıktır.

Belki de hep korku saldı üzerimizde. Çünkü hep kötü olduğunu söylediler ve büyükler o nedenle dedi hep “bir nefes olsun yanında”. O nefesin nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği hiç önem taşımadı. Yine, evinde onlarca kediyle mahallenin yaşlı delisi olmak korkuttu durdu kadınları. Hatta esprileri yapılır oldu: “Türk Dil Kurumu sözlüğüne bak, kedi=evde kalmış kadın hayvanı”. Güldük bunların hepsine. Hatta bazen yalnızlıkla barıştığımızı göstermek için biz yaptık o esprileri, kimseye fırsat vermeden, ardından da şuh bir kahkaha patlattık.

17 Ocak 2015 Cumartesi

'GÖRÜNMEZ' KAHRAMANLAR


‘Kahraman’ kavramı üzerine hep düşünmüş ve yer yer çok eleştirmişimdir. Kimleri vardır, önde çarpışır düşer ve görünür ‘kahraman’ olur. Kimileri de vardır ön cephede değillerdir, onları çoğu zaman tanımayız bile, tarihte adları yoktur ve onlar görünmez ‘kahramanlar’dır. Her nedense ben bu görünmez ‘kahramanlar’a bayılırım. Onlara hayranlığım daha büyüktür. Çünkü onlar kıyıya vuran tonlarca denizyıldızlarını tek tek denize atmaya çalışır, birileri onlara çözüm bu değil, tonlarca denizyıldızı var bu yaptığınızın ne önemi var dese de, onlar ısrarla o teki için bunun önemini bilir ve bundan vazgeçmezler.

İşte yeni görünmez kahramanlarım şu an yine iş başında. Yer İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, yapılan iş ise sözüm ona bir ‘yardım’ kampanyası. Suriye- Türkiye sınır hattında Kobane’de yaşanılan savaş ve IŞİD vahşetinden kaçan çoğunluğunu çocuk, kadın ve yaşlıların oluşturduğu Urfa Suruç’ta kurulan kamplarda yaşayan insanlar konu olan. Çalışmanın nasıl ve ne düşünce ile başladığını görünmez kahramanlar anlatsın:

5 Ocak 2015 Pazartesi

"UMUT" SEN NESİN Kİ!


“Umut, en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır” diyor Nietzsche. Bu cümleyi ilk okuduğumda lise sıralarındaydım. Hayatı toz pembe gördüğüm, en ufak bir kalp atışında ayaklarımın yerden kesildiği, tüm dünyanın muhteşem göründüğü yıllardı. Eee o zaman daha özgürlük yollarına koyulmamış, bana çizilen hayat yolunda biçilen rolü en iyi şekilde oynama çabasından öteye geçmemiştim. İçim mi sıkılıyor hemen iki rekat namaz kılar, dua eder kendimi 'yaratan'a teslim ederdim. Gerçekten içim rahatlardı. O nedenle çok karamsar ve anlamsız geliyordu Nietzsche'nin bu cümleleri.