Anne
ve Babama
Nerden
başlayacağını bilememek ne kadar da yorucu. Olayların, anların,
tarihin cümleler ve kelimelerle anlam bulup bir o kadar da
karmaşıklaştığı bir durum sizi anlamak, anlamaya çalışmak ve
anlatmak.
Çok
zor bir şeyi başardığınızı anlamam zaman aldı. Kapalı ve
gerici bir toplum içinde, insanların birbirleri ardından
konuştuğu, 'namus' belasına insanların bedenen değil ama ruhen
öldürüldüğü bir yerde çok önemliydi yaptıklarınız. Tabi
bir de ekonomik koşulların zorluğu vardı.
Gelen
bir şikayet üzerine zabıta memuru olarak gittiğin bir evdeki
manzarayı şöyle anlatmıştın:
“Ev
dökülüyordu, içeri bir girdik bir kadın üç çocuk. Her taraf
kir içinde, çocuklar aç. Kadına sorduk nedir bu hal diye, adam
bırakıp gitmiş, kadın perme perişan ortada çocukları ile öyle
kalmış.”
İşte
o an; ‘Ben yanlış yapıyorum, bu kızları okutmalı bir
meslek sahibi etmeliyim. İki gün sonra biz olmayacağız, kötü
adamın birine denk gelirse maaşı olsun, kimseye minnet etmesin,
ayakları üzerinde durabilsinler” dediğini de hayatın
gösterdiği üzerinden biraz üzüntülü biraz gururla söylemiştin.
Bu
kararı vermek zordu senin için. Çünkü üniversite sınavını
kazanan büyük kızını şehir dışına yolladığında
kardeşlerin “Ne gereği var. Kız kısmının şehir dışlarında
tek başına ne iş var, evinde otursun” tepkilerini gördün
ve sen bunlara göğüs gerdin. İnsanların kızlarını okula
göndermedikleri, üniversite okumasına izin verse dahi aynı
şehirde olmayı şart koştuğu bir yerde sen hiç çekinmeden
çocuklarının farklı şehirlerde iyi üniversitelerde okuması
için çaba sarf ettin.
Bu
kararı vermek zordu senin için. Çünkü bir memur maaşı ile dört
çocuğu okutmak çok zordu. Ve sen bunun için sabah erken saatlerde
kalkıp inşaata sıva yapmaya gittin, oradan da zabıta memuru
olarak gecelere kadar çalıştın.
Bu
kararı vermek zordu senin için. Çünkü öğrenim gören
çocukların senden, sizden çok farklı olacak, sizin kültür ve
sisteminizin içine sığmayacaktı. Ama sen bunu göze aldın.
Tatile gelen kızına elde valizlerle otobüs garına yürünen on
beş dakikalık yolda ‘Herkesin bir düşüncesi, fikri olur ama
aman kızım sen okulunu bitir, olaylara karışma’ şeklinde
verdiğin nasihatler de buna engel olamadı.
Korkulan
çatışmalar yaşandı ve yaşamaya devam ediyor. Sen yine de
hoşgörülüydün. Büyüklerin yanında sigara içilmesini bir
saygısızlık olarak değerlendirmene rağmen yanında kızına o
ilk sigarayı içmesi için verdiğin izinde yaşadığın sıkıntı
ve iç çatışmaların üstesinden geldin.
Ve
sen evin bir diğer atom karıncası...
Sen,
çok daha fazla yaşadın bu sıkıntıları ve iç çatışmalarını.
Çünkü sen bir kadındın, dört kızın annesiydin. Bu kızların
terbiyesi, ahlakı senden bilinirdi. Prangalarını başkalarının
kızları ya da eşleri üzerinden dilleriyle söyledikleri
cümlelerle yine kendileri takan mahalledeki kadınların
söylediklerini duydun, dinledin ve hem kendi hem de kızlarının
yaşamlarına müdahale ettin. Müdahale ettikçe onlarla ve kendinle
çatıştın durdun. Ama yine de o topluma göre özgür kılmaya
çalıştın kızlarını. Çünkü her ne kadar bastırılmışsa da
senin içinde de özgürlük isteğinin olduğunu görmemek mümkün
değildi.
Yaratıcı
ve pratik zekanın önünde saygıyla eğilmemek mümkün değil. Gel
gör ki ev içine hapsolmuş, sadece eşinin ve çocuklarının bakım
ve ihtiyaçlarına odaklanmış hayatın bu zekanın kendin, bizler
ve insanlık için daha faydalı olmasının önünü kesti. Ama sen,
elli altı yaşında yapmaya başladığın yağlı boya tablolarınla
içindeki güzelliği, yaratıcılığı, beceriyi açığa vurdun.
Bu durum seni o kadar farklılaştırdı ki çözemediğim bazı
sorulara ışık oldun. Belki de hayatında ilk defa kendini bir
ürünle var etmenin, bunu insanlara sergilemenin ve ev işleri,
çocuklar, pasta, börek dışında paylaşımda bulunmanın bir
kadında nelere kadir olabileceğini gösterdin.
Bir
gün araba ile giderken camdan dışarı bakan kızına ‘Sen
şimdi öyle boş boş bakıyorsun dışarı, bense evlerin
çatılarını inceliyor ve görmeye çalışıyorum. Çünkü
yaptığım resimde evin çatısını nasıl yapacağımı bulmam
lazım’ dediğinde kızında neler yarattın bilemezsin.
İnsanların es geçtiği, farkına varmadan zekasını, becerisini
görmediği ev dışında çalışmayan yani ‘ev hanımları’nın
kızının yüzüne attığı bir tokadın simgesi oldun. Aslında
umut oldun.
Pratik
zekanın üstüne tanımam dedim ya; altı kişilik aileye mantı
sıktırmanın en keyifli yolunu sen bulmuştun. O tiz sesinle
bildiğin Türk sanat müziği parçalarını söylerdin. Sonra
kızların ezberlemek için çaba sarf eder ve hep birlikte
söylerdiniz. Şimdi insanlar o kızına şaşırıyor, genç yaşta
Türk sanat müziği dinlemesi, sevmesi ve şarkı sözlerini biliyor
olması insanlara ilginç geliyor.
Şimdi
ikiniz de yorgunsunuz. Çocuklarınız okumuş, meslek edinmiş ve
kendi hayatlarını yaşıyor. Tatlı bir yorgunluk mu yoksa
pişmanlıklar da var mı bilemiyorum. Tüm farklılıklarımıza,
tüm çelişki ve tartışmalarımıza rağmen o dört kızdan biri
olmak benim için mutluluk ve onurdur. Aslında o kadar fazla ki
sizlere dair yazılacaklar ve yazılması gerekenler. Dedim ya o
karmaşıklığın içinden beynimde netleşen anlar ve fikirlerdi
bunlar. Siz 25 Ocak’ta bu kızınıza ‘iyi ki doğdun’
diyeceksiniz, ben de size ‘iyi ki varsınız’ demek istedim.
Belki siz bilmiyorsunuz ve fark etmediniz ama bana bir kez değil
daha fazla yaşama şansı verdiniz. Her şey için teşekkür
ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder