"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe,

Vakit olur, yaşadığımdan utanırım."

Nazım Hikmet

25 Ocak 2014 Cumartesi

İKİ GÜZEL İNSANA

Anne ve Babama

Nerden başlayacağını bilememek ne kadar da yorucu. Olayların, anların, tarihin cümleler ve kelimelerle anlam bulup bir o kadar da karmaşıklaştığı bir durum sizi anlamak, anlamaya çalışmak ve anlatmak.

Çok zor bir şeyi başardığınızı anlamam zaman aldı. Kapalı ve gerici bir toplum içinde, insanların birbirleri ardından konuştuğu, 'namus' belasına insanların bedenen değil ama ruhen öldürüldüğü bir yerde çok önemliydi yaptıklarınız. Tabi bir de ekonomik koşulların zorluğu vardı.

Gelen bir şikayet üzerine zabıta memuru olarak gittiğin bir evdeki manzarayı şöyle anlatmıştın:

“Ev dökülüyordu, içeri bir girdik bir kadın üç çocuk. Her taraf kir içinde, çocuklar aç. Kadına sorduk nedir bu hal diye, adam bırakıp gitmiş, kadın perme perişan ortada çocukları ile öyle kalmış.”

İşte o an; ‘Ben yanlış yapıyorum, bu kızları okutmalı bir meslek sahibi etmeliyim. İki gün sonra biz olmayacağız, kötü adamın birine denk gelirse maaşı olsun, kimseye minnet etmesin, ayakları üzerinde durabilsinler” dediğini de hayatın gösterdiği üzerinden biraz üzüntülü biraz gururla söylemiştin.


Bu kararı vermek zordu senin için. Çünkü üniversite sınavını kazanan büyük kızını şehir dışına yolladığında kardeşlerin “Ne gereği var. Kız kısmının şehir dışlarında tek başına ne iş var, evinde otursun” tepkilerini gördün ve sen bunlara göğüs gerdin. İnsanların kızlarını okula göndermedikleri, üniversite okumasına izin verse dahi aynı şehirde olmayı şart koştuğu bir yerde sen hiç çekinmeden çocuklarının farklı şehirlerde iyi üniversitelerde okuması için çaba sarf ettin.

Bu kararı vermek zordu senin için. Çünkü bir memur maaşı ile dört çocuğu okutmak çok zordu. Ve sen bunun için sabah erken saatlerde kalkıp inşaata sıva yapmaya gittin, oradan da zabıta memuru olarak gecelere kadar çalıştın.

Bu kararı vermek zordu senin için. Çünkü öğrenim gören çocukların senden, sizden çok farklı olacak, sizin kültür ve sisteminizin içine sığmayacaktı. Ama sen bunu göze aldın. Tatile gelen kızına elde valizlerle otobüs garına yürünen on beş dakikalık yolda ‘Herkesin bir düşüncesi, fikri olur ama aman kızım sen okulunu bitir, olaylara karışma’ şeklinde verdiğin nasihatler de buna engel olamadı.

Korkulan çatışmalar yaşandı ve yaşamaya devam ediyor. Sen yine de hoşgörülüydün. Büyüklerin yanında sigara içilmesini bir saygısızlık olarak değerlendirmene rağmen yanında kızına o ilk sigarayı içmesi için verdiğin izinde yaşadığın sıkıntı ve iç çatışmaların üstesinden geldin.

Ve sen evin bir diğer atom karıncası...

Sen, çok daha fazla yaşadın bu sıkıntıları ve iç çatışmalarını. Çünkü sen bir kadındın, dört kızın annesiydin. Bu kızların terbiyesi, ahlakı senden bilinirdi. Prangalarını başkalarının kızları ya da eşleri üzerinden dilleriyle söyledikleri cümlelerle yine kendileri takan mahalledeki kadınların söylediklerini duydun, dinledin ve hem kendi hem de kızlarının yaşamlarına müdahale ettin. Müdahale ettikçe onlarla ve kendinle çatıştın durdun. Ama yine de o topluma göre özgür kılmaya çalıştın kızlarını. Çünkü her ne kadar bastırılmışsa da senin içinde de özgürlük isteğinin olduğunu görmemek mümkün değildi.

Yaratıcı ve pratik zekanın önünde saygıyla eğilmemek mümkün değil. Gel gör ki ev içine hapsolmuş, sadece eşinin ve çocuklarının bakım ve ihtiyaçlarına odaklanmış hayatın bu zekanın kendin, bizler ve insanlık için daha faydalı olmasının önünü kesti. Ama sen, elli altı yaşında yapmaya başladığın yağlı boya tablolarınla içindeki güzelliği, yaratıcılığı, beceriyi açığa vurdun. Bu durum seni o kadar farklılaştırdı ki çözemediğim bazı sorulara ışık oldun. Belki de hayatında ilk defa kendini bir ürünle var etmenin, bunu insanlara sergilemenin ve ev işleri, çocuklar, pasta, börek dışında paylaşımda bulunmanın bir kadında nelere kadir olabileceğini gösterdin.

Bir gün araba ile giderken camdan dışarı bakan kızına ‘Sen şimdi öyle boş boş bakıyorsun dışarı, bense evlerin çatılarını inceliyor ve görmeye çalışıyorum. Çünkü yaptığım resimde evin çatısını nasıl yapacağımı bulmam lazım’ dediğinde kızında neler yarattın bilemezsin. İnsanların es geçtiği, farkına varmadan zekasını, becerisini görmediği ev dışında çalışmayan yani ‘ev hanımları’nın kızının yüzüne attığı bir tokadın simgesi oldun. Aslında umut oldun.

Pratik zekanın üstüne tanımam dedim ya; altı kişilik aileye mantı sıktırmanın en keyifli yolunu sen bulmuştun. O tiz sesinle bildiğin Türk sanat müziği parçalarını söylerdin. Sonra kızların ezberlemek için çaba sarf eder ve hep birlikte söylerdiniz. Şimdi insanlar o kızına şaşırıyor, genç yaşta Türk sanat müziği dinlemesi, sevmesi ve şarkı sözlerini biliyor olması insanlara ilginç geliyor.

Şimdi ikiniz de yorgunsunuz. Çocuklarınız okumuş, meslek edinmiş ve kendi hayatlarını yaşıyor. Tatlı bir yorgunluk mu yoksa pişmanlıklar da var mı bilemiyorum. Tüm farklılıklarımıza, tüm çelişki ve tartışmalarımıza rağmen o dört kızdan biri olmak benim için mutluluk ve onurdur. Aslında o kadar fazla ki sizlere dair yazılacaklar ve yazılması gerekenler. Dedim ya o karmaşıklığın içinden beynimde netleşen anlar ve fikirlerdi bunlar. Siz 25 Ocak’ta bu kızınıza ‘iyi ki doğdun’ diyeceksiniz, ben de size ‘iyi ki varsınız’ demek istedim. Belki siz bilmiyorsunuz ve fark etmediniz ama bana bir kez değil daha fazla yaşama şansı verdiniz. Her şey için teşekkür ederim.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder