Sosyalistler,
liberaller, feministler ve daha sayamadığım birçok yaklaşıma sahip her kurum
kadın sorunu ile ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini söyler. Yaklaşımları
ve çözüm önerileri farklı olmakla birlikte tüm bu yapılanmaların bir kadın
sorunu tahlili ve çözüme ilişkin politikaları vardır. Farklı yaklaşımların
birbiri ile kıyaslanması ya da eleştiriler ayrı bir konu başlığı ve derinlemesine
incelenmesi gereken bir konudur. Burada ele almaya çalıştığım erkek egemen
sistemde kadının konumunun farkında olan sosyalist devrimci yapıların ve
demokratik kitle örgütlerinin içinde çok ‘ince’ çizgilerle var olan erkek
egemen anlayış ve bunun gerek söylemlerdeki gerekse politikalardaki
yansımalarıdır.
Kadın
sorunu ile ilgili olarak akla gelen ilk ifade – bazıları için söylenebilecek
tek cümle- “Kapitalist sistemde kadın çifte sömürüye maruz kalmaktadır; bir
taraftan erkek işçiler gibi kapitalist sistem tarafından sömürülürken diğer
taraftan erkek işçilerden farklı ve fazla olarak erkekler tarafından
sömürülmektedir.”
Bakıldığında
bu ifade ya da algılayış yanlış olmamakla birlikte bazı eksiklikler
barındırmaktadır. Evet kapitalist sistemde kadın hem sistemin kendisi hem de
erkekler tarafından sömürüye maruz kalmaktadır. Ancak kadının ezilmişliğini
kapitalizmle sınırlandıran ve diğer nedenleri göz ardı eden bu yaklaşım
doğallığında devrim olduğunda yani kapitalist sistem ortadan kalktığında kadın
sorununun biteceği yani kadının ‘kurtulacağı' algısına sahiptir. Bu konu
üzerinde temel ve hemen hemen tüm devrimci sosyalistlerin ilk elden okuduğu
yapıtlardan biri olan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni durumun
aslında bu kadar basit olmadığının ve tek bir hamle ile çözülemeyecek kadar
çetrefilli olduğunun anlatımıdır. İlk aile biçiminin ilkel ve kendiliğinden
ortak mülkiyetin özel mülkiyet karşısındaki yenilgisi üzerine kurulu olduğunu
söyleyen Engels şöyle devam etmektedir:
“Öyleyse
karı-koca evliliği, tarihe asla erkekle kadının karşılıklı uzlaşması olarak
girmez ve en yüksek evlenme biçimi olarak asla kabul edilemez. Tersine: bir
cinsin öbürü tarafından uyruk altına alınması olarak bütün tarih öncesinin o
zamana kadar bilmediği, iki cins arasındaki bir çatışmanın açığa vurulması
olarak ortaya çıkar. 1846'da, Marx ve benim tarafımdan meydana getirilmiş,
yayınlanmamış eski bir el yazmasında şu satırları buluyorum: 'İlk işbölümü,
erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan işbölümüdür.' Ve şimdi
ekleyebilirim: Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın
arasındaki uzlaşmaz karşıtlığının karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve
ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla
düşümdeştir.”[1]
Tarihte
ortaya çıkan ilk sınıf çatışmasını ve bu sınıf çatışmasının aile kurumu içinde
kadın (proleterya)- erkek (burjuvazi) arasında olduğu tespitini yok sayarak bir
işçi sınıfı mücadelesi örgütlenmeye çalışılmaktadır. Tarihteki kronolijik
sıralamaya bakıldığında kadının ezilmişliği ne kapitalist sistemle ortaya
çıkmış ne de kapitalist sistem devrimle birlikte yok olduğunda ortadan
kalkacaktır. Bu bakış açısı ne yapılacağı üzerinden yani taleplere ilişkin
olarak ortaya çıkarılan “Kadının kurtuluşu devrimde, sosyalizmde”
sloganında da kendini göstermektedir. Bu sloganın da yanlış olduğunu söylemek
mümkün değildir. Kadının ezilmişliğinin ortadan kaldırılması için büyük bir
hamle devrim ve sosyalizmdir ancak sosyalizmde de özel mülkiyet ve tek eşli
aile tümüyle ortadan kalkmayacaktır. Yine yüzyıllara yayılan erkek egemen
sistemin yarattığı kültürün insanlar üzerindeki etkisi, alışkanlıklarının da
tek bir hamle ile değişip ortadan kalkmayacağı çok açıktır. Bu durumda da kadın
sorunun tümüyle çözüleceğini söylemek mümkün değildir. Kaldı ki üretim
ilişkilerindeki farklılaşmanın üst yapıda kendisini var etmesi yani üst yapının
değişmesi o kadar kolay olmamaktadır. Analık hukukundan babalık hukukuna
evrimin tarihte kapsadığı süreç binlerce yıla yayılmıştır. Sosyalizmle birlikte
değişen üretim ilişkileriden, yeniden ortak mülkiyete geçişin ve insanlığın
evriminin tek bir hamle çözümlenmesini beklemek sadece hayal olur.
Evde
kocası ya da babası tarafından ezilen, baskıya, şiddete maruz kalan; evde
harcadığı emek değişime sokulmadığı -meta haline gelmediği- için hiçbir değer
ifadeye etmeyen, sabah işte akşam evde 7 gün 24 saat mesai yapan; namus
belasına çalıştırılmayan, sokağa çıkarılmayan, sosyal hayattan dışlanan ve en
sonu canı alınan kadınlar için 'Kadının kurtuluşu devrimde, sosyalizmde',
'Senin tüm sorunun sınıf mücadelesi ile çözülür, bu nedenle aslolan sınıf
mücadelesidir' şeklindeki indirgemeci yaklaşım bir anlam ifade
etmemektedir.
Kadınların
işgücüne katılma oranı 2010 yılı için % 27,6‟dır.[2]
Kadınların çalışma yaşamında yer almama nedenin başında ise TÜİK 2008 yılı
verilerine göre % 62,4'lük dilim ile ev işleri ile meşgul olma gelmektedir. Ev
işleri nedeniyle eve kapalı kalan kadınların sınıf mücadelesinin bir parçası
haline nasıl geleceği sorusunun cevabı ise bu sloganlarda yoktur. Yine dışarıda
çalışıp sendikalarda örgütlenmeleri ancak eşinin, babasının, nişanlısı ya da
erkek arkadaşının iznine bağlı olan çoğu kadının militan bir sınıf mücadelesi
neferi haline gelmesi de yine çözümsüzdür. Daha ev içinde eşit söz hakkına
sahip olamayan kadınların sendikalar ya da siyasal partilerde karar ve yönetim
mekanizmalarında yer almasını beklemek ise mümkün değildir.
Kadın
sorununu ve mücadelesini kavramak noktasında karşılaşılan en büyük
direngenlikte kendisini burada gösterir. Sorunun indirgemeci bir mantıkla ele
alınması, bu konu üzerinde ayrıntılı düşünülerek politika üretilmesinin önüne
geçmektedir. Dolayısıyla sorunun öznelliği bir kenara itilerek bugünden
başlaması gereken kadının kurtuluş mücadelesi devrim ve sosyalizme havale
edilerek yerini 'Ne de olsa bugün bu sorunu çözmek mümkün değil, çözüm
devrim ve sosyalizm olduğuna göre öncelikli olan işçi sınıfının mücadelesidir.'
ötelemeci politika ve söylemlere bırakmaktadır.
Tabi
ki hiçbir devrimci sosyalist hareket bu açıklığı yani önem derecesine göre
öncelik sonralık ilişkisini göstermez. İnsan sayısı ve dolayısıyla enerji az
denildiğinde ilk elden bırakılan alan kadın mücadelesidir. Tabi bir de bu
alanda çalışılıyormuş gibi gösterilip aslında bir şey yapılmaması durumu
vardır. Bu alanda çalışanlar genellikle kadındır. Sorunun öznesi olan
kadınların çözümde de asli unsur olmasında yadsınacak bir durum yoktur. Ancak
alanın kadınlara bırakılmasının nedeni çoğu zaman bu olmamaktadır: 'Siz bizi
almazsınız zaten', 'Siz işte bir araya gelin, çözün sorunlarınızı', 'Kadın
sorunu diye bir şey yoktur, sorunlu kadın vardır' şeklindeki şaka yollu
sözler dahi bazı ipuçlarını vermektedir. Yine kadın sorununa dair
konuşulduğunda toplantıdakilerin yüzlerindeki gevşeme, yer yer gülümseme ile
karışık ciddiye almama, kadın sorunu üzerine kafa yoran, devamlı bu konu
üzerinde politika üretmeye çalışan kadınlara erkek düşmanı gözüyle bakılması,
söylediklerinin açıktan olmasa da tiğe alınması da bu alanın sadece kadınlara
bırakılmasının nedenlerini sorgulatır tarzdadır.
Bu
nedenle sorunun temel nedenleri ile bugünden yüzleşmek, kendimizden ve bugün
başlayarak gerekli politikaları üretmek farklı bir dünya hayali kuran her
sosyalistin görevidir. Ancak burada yine asıl görev biz kadınların
omuzlarındadır. Bu politikaları üretmeyen kadının kurtuluşunu devrim ve
sosyalizme havale eden işçi sınıfı partisinin devrimden sonra bu sorunları
çözmesi ya da sosyalizmi inşa etmesi mümkün değildir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder