Öyküler
içinde boğulmak... Bir oradan bir buradan farklı sesleri duymak
ama yine en sonunda kendi sesinle kendine gelmek... Yalnızlık mıdır
ki bu! Eee kendi sesinden başka bir ses seni öykülerin içinden
çıkaramıyorsa evet tam da bu yalnızlıktır.
Belki de
hep korku saldı üzerimizde. Çünkü hep kötü olduğunu
söylediler ve büyükler o nedenle dedi hep “bir nefes olsun
yanında”. O nefesin nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği
hiç önem taşımadı. Yine, evinde onlarca kediyle mahallenin yaşlı
delisi olmak korkuttu durdu kadınları. Hatta esprileri yapılır
oldu: “Türk Dil Kurumu sözlüğüne bak, kedi=evde kalmış
kadın hayvanı”. Güldük bunların hepsine. Hatta bazen
yalnızlıkla barıştığımızı göstermek için biz yaptık o
esprileri, kimseye fırsat vermeden, ardından da şuh bir kahkaha
patlattık.
Bunları
söylerken bir anda üç kadın silüeti belirdi kafamda:
Ufak
tefek bir kadındı. Kendini 'ev hanımı' olarak tarifliyordu. Oysa
evde tonlarca işi yapıyor, bu da yetmezmiş gibi dışarıya
temizliğe giderek çalışmayan kocasına para yetirmeye
çalışıyordu. Biraz çekingen bakıyordu. Boşanmak için
gelmişti. Çünkü kocası çalışmıyor, kadının zor kazandığı
parayı alıyor, kumar oynuyordu. Bu da yetmiyor onu dövüyordu.
Konuştuk, boşanacaktı, vekaletname çıkarmak için gitti ve
gelmedi. Taki iki yıl sonra bir 8 Mart günü kocası onu yine dövene
kadar. Çaldı kapımı yine boşanmak istiyordu. 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü'nde dövülmek çok ağırına gitmişti.
Aradan geçen her türlü şiddetle dolu koskaca iki yıl. Artık
yüzüme bakamıyor, iki kelimeyi bir araya getirip derdini
anlatamıyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Bütün
özgüveni, benliği çekilmişti sanki. Nafaka, tazminat hiçbir şey
istemiyordu. Gerçi 25 yıllık evliliğinde gördüğü şiddeti
hangi tazminat öder ki. Ya yok olan benliği, çekilen ruhunu hangi
nafaka karşılar ki. Ve boşandı.
Uzun
boylu, kibar konuşan, naif bir kadındı. Resim öğretmeniydi. Bir
arkadaşımın yönlendirmesi ile telefon ile aradı önce, ofise
davet ettim. Beni gördüğünde önce biraz yüzü düştü. Meğer
telefondaki olgun sesten sonra karşısında genç bir kadın görünce
'Bu kızcağız, nasıl anlasın beni' demiş içinden. Sonra anlattı
bunu ve güldük birlikte. Uzun uzun konuştuk. Yaklaşık otuz
yıldır evliydi, üç çocuğu vardı ve çocukları da dahil şiddet
görüyorlardı. Kocası da fizik öğretmeniydi. Boşanmak istiyordu
ama hep çocuklarını düşünüyordu. Vekaletname çıkarmak için
gitti ve gelmedi. Taki gördüğü şiddet sonucunda kaburgaları
incininceye ve nefes almakta güçlük çekinceye kadar. Çaldı
kapımı yine boşanmak istiyordu. Aradan geçen her türlü şiddetle
dolu koskaca iki yıl. Artık yüzüme bakamıyor, iki kelimeyi bir
araya getirip derdini anlatamıyor, ellerini nereye koyacağını
bilemiyordu. Bütün özgüveni, benliği çekilmişti sanki. Nafaka,
tazminat hiçbir şey istemiyordu. Gerçi 30 yıllık evliliğinde
gördüğü şiddeti hangi tazminat öder ki. Ya yok olan benliği,
çekilen ruhunu hangi nafaka karşılar ki. Ve boşanma davasını
açtı.
Uzun
boylu, hafifce peltek konuşan bir kadındı. Ofise geldiğinde
oldukça dağınık ve bakımsız görünüyordu. 'Evet dinliyorum,
buyurun' dememle ağlamaya başlaması ve su istemesi bir oldu.
Sakinleştikten ve anlatmaya başladıktan sonra anlaşıldı o
bakımsız ve dağınık görüntünün nedeni. 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü'nde yedi yıllık sevgilisinin tecavüzüne
uğramış ve daha olayın üzerinden bir hafta dahi geçmemişti.
Herşey nasıl da beynine hücum etmişti, yedi yıllık öykülerinin
bir orasından bir burasından gözleri boşluğa bakarak
anlatıyordu. Aslında yedi boyunca fiziksel, psikolojik, cinsel ve
ekonomik şiddet görmüştü. Neden dedim içimden 'neden daha
öncekileri tecavüz olarak değerlendirmemişti de şimdi bunu
söylüyordu'. Olayın ayrıntılarını anlattığında anladım
nedeni. Çünkü hiçbir defasında bu kadar aşağılanmamış,
onuru kırılmamış ve kendinden iğrenmemişti. Anlatırken bir
anda gülümsüyor, bir anda ağlıyor, bir anda sesi yükseliyordu.
Yaşadığı koskaca yedi yıl sonunda bütün özgüveni, benliği
çekilmişti sanki. Şikayetçi olmuş, sonra tehdit edildiği için
şikayetini geri çekmişti. Gittik yeniden şikayetçi olduk ve
tehdit nedeniyle şikayetimizi geri çektiğimizi söyledik. Ve şu
an yine korktuğu için şikayetini geri çekmek istediğini
söylüyor. Bekliyoruz.Ne kadar benziyorlar birbirlerine ya da benziyoruz. Yaşadıklarının ve sonrasında o yaşadıklarının ruhlarında, benliklerinde yarattığı tahribat dışında yazıp bana getirdikleri öykülerinde bir ortak noktaları daha vardı. Ne mi? O büyüklerin 'bir nefes olsun yanında' deyip o nefesin nasıl olması gerektiğini hiç sorgulatmamasının, yalnızlığı 'tuh, kaka' ilan eden ve onu tek başına kalmaya indirgeyen toplumsal algının yarattığı o tehlikeli düşünce ile hareket etmeleriydi. Biri olsun istemişlerdi hayatlarında. 'BİRİ'
Belki de
en büyük itiraf evli bir kadından geldi: 'Sen misin sadece
yalnız olan, bak ben evliyim, çocuklarım var ama yine de yalnızım.
Herşeyi tek yapmak zorundayım, duygularım ve ruhum yalnız.'
Ne kadar
da karmaşık. Bu sistem bize 'yalnızlıklar içinden yalnızlık
seç' diyor sanki. Belki sorgulanması gereken 'yalnızlık'
nedir, kötü müdür, iyi midir! Galiba ben bu karışıklık
içinden çıkmakta zorlanıyorum. Ama Özdemir Asaf güzel söylemiş:
YALNIZLIK
I
Yalnız
kaldınız sanırsınız,
Biliyorum.
Yalnız
bırakılmışsınız,
Biliyorum
Ötesi
yok.
II
Ötesi
var:
Yalnızlık
Müziğin
bile seni dinlemesidir.
Yalnızlık
İnsanın
kendi kendine mektup yazması
Ve
dönüp- dönüp onu okuması
Yalnızlığın
da ötesidir.
Pek de
kötü bişey değil sanki....
Yalnızlık iyidir.
YanıtlaSil