"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe,

Vakit olur, yaşadığımdan utanırım."

Nazım Hikmet

23 Mart 2015 Pazartesi

'BİR NEFES OLSUN' UĞRUNA


Öyküler içinde boğulmak... Bir oradan bir buradan farklı sesleri duymak ama yine en sonunda kendi sesinle kendine gelmek... Yalnızlık mıdır ki bu! Eee kendi sesinden başka bir ses seni öykülerin içinden çıkaramıyorsa evet tam da bu yalnızlıktır.

Belki de hep korku saldı üzerimizde. Çünkü hep kötü olduğunu söylediler ve büyükler o nedenle dedi hep “bir nefes olsun yanında”. O nefesin nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği hiç önem taşımadı. Yine, evinde onlarca kediyle mahallenin yaşlı delisi olmak korkuttu durdu kadınları. Hatta esprileri yapılır oldu: “Türk Dil Kurumu sözlüğüne bak, kedi=evde kalmış kadın hayvanı”. Güldük bunların hepsine. Hatta bazen yalnızlıkla barıştığımızı göstermek için biz yaptık o esprileri, kimseye fırsat vermeden, ardından da şuh bir kahkaha patlattık.

Bunları söylerken bir anda üç kadın silüeti belirdi kafamda:

Ufak tefek bir kadındı. Kendini 'ev hanımı' olarak tarifliyordu. Oysa evde tonlarca işi yapıyor, bu da yetmezmiş gibi dışarıya temizliğe giderek çalışmayan kocasına para yetirmeye çalışıyordu. Biraz çekingen bakıyordu. Boşanmak için gelmişti. Çünkü kocası çalışmıyor, kadının zor kazandığı parayı alıyor, kumar oynuyordu. Bu da yetmiyor onu dövüyordu. Konuştuk, boşanacaktı, vekaletname çıkarmak için gitti ve gelmedi. Taki iki yıl sonra bir 8 Mart günü kocası onu yine dövene kadar. Çaldı kapımı yine boşanmak istiyordu. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde dövülmek çok ağırına gitmişti. Aradan geçen her türlü şiddetle dolu koskaca iki yıl. Artık yüzüme bakamıyor, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatamıyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Bütün özgüveni, benliği çekilmişti sanki. Nafaka, tazminat hiçbir şey istemiyordu. Gerçi 25 yıllık evliliğinde gördüğü şiddeti hangi tazminat öder ki. Ya yok olan benliği, çekilen ruhunu hangi nafaka karşılar ki. Ve boşandı.

Uzun boylu, kibar konuşan, naif bir kadındı. Resim öğretmeniydi. Bir arkadaşımın yönlendirmesi ile telefon ile aradı önce, ofise davet ettim. Beni gördüğünde önce biraz yüzü düştü. Meğer telefondaki olgun sesten sonra karşısında genç bir kadın görünce 'Bu kızcağız, nasıl anlasın beni' demiş içinden. Sonra anlattı bunu ve güldük birlikte. Uzun uzun konuştuk. Yaklaşık otuz yıldır evliydi, üç çocuğu vardı ve çocukları da dahil şiddet görüyorlardı. Kocası da fizik öğretmeniydi. Boşanmak istiyordu ama hep çocuklarını düşünüyordu. Vekaletname çıkarmak için gitti ve gelmedi. Taki gördüğü şiddet sonucunda kaburgaları incininceye ve nefes almakta güçlük çekinceye kadar. Çaldı kapımı yine boşanmak istiyordu. Aradan geçen her türlü şiddetle dolu koskaca iki yıl. Artık yüzüme bakamıyor, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatamıyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Bütün özgüveni, benliği çekilmişti sanki. Nafaka, tazminat hiçbir şey istemiyordu. Gerçi 30 yıllık evliliğinde gördüğü şiddeti hangi tazminat öder ki. Ya yok olan benliği, çekilen ruhunu hangi nafaka karşılar ki. Ve boşanma davasını açtı.

Uzun boylu, hafifce peltek konuşan bir kadındı. Ofise geldiğinde oldukça dağınık ve bakımsız görünüyordu. 'Evet dinliyorum, buyurun' dememle ağlamaya başlaması ve su istemesi bir oldu. Sakinleştikten ve anlatmaya başladıktan sonra anlaşıldı o bakımsız ve dağınık görüntünün nedeni. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde yedi yıllık sevgilisinin tecavüzüne uğramış ve daha olayın üzerinden bir hafta dahi geçmemişti. Herşey nasıl da beynine hücum etmişti, yedi yıllık öykülerinin bir orasından bir burasından gözleri boşluğa bakarak anlatıyordu. Aslında yedi boyunca fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet görmüştü. Neden dedim içimden 'neden daha öncekileri tecavüz olarak değerlendirmemişti de şimdi bunu söylüyordu'. Olayın ayrıntılarını anlattığında anladım nedeni. Çünkü hiçbir defasında bu kadar aşağılanmamış, onuru kırılmamış ve kendinden iğrenmemişti. Anlatırken bir anda gülümsüyor, bir anda ağlıyor, bir anda sesi yükseliyordu. Yaşadığı koskaca yedi yıl sonunda bütün özgüveni, benliği çekilmişti sanki. Şikayetçi olmuş, sonra tehdit edildiği için şikayetini geri çekmişti. Gittik yeniden şikayetçi olduk ve tehdit nedeniyle şikayetimizi geri çektiğimizi söyledik. Ve şu an yine korktuğu için şikayetini geri çekmek istediğini söylüyor. Bekliyoruz.

Ne kadar benziyorlar birbirlerine ya da benziyoruz. Yaşadıklarının ve sonrasında o yaşadıklarının ruhlarında, benliklerinde yarattığı tahribat dışında yazıp bana getirdikleri öykülerinde bir ortak noktaları daha vardı. Ne mi? O büyüklerin 'bir nefes olsun yanında' deyip o nefesin nasıl olması gerektiğini hiç sorgulatmamasının, yalnızlığı 'tuh, kaka' ilan eden ve onu tek başına kalmaya indirgeyen toplumsal algının yarattığı o tehlikeli düşünce ile hareket etmeleriydi. Biri olsun istemişlerdi hayatlarında. 'BİRİ'

Belki de en büyük itiraf evli bir kadından geldi: 'Sen misin sadece yalnız olan, bak ben evliyim, çocuklarım var ama yine de yalnızım. Herşeyi tek yapmak zorundayım, duygularım ve ruhum yalnız.'

Ne kadar da karmaşık. Bu sistem bize 'yalnızlıklar içinden yalnızlık seç' diyor sanki. Belki sorgulanması gereken 'yalnızlık' nedir, kötü müdür, iyi midir! Galiba ben bu karışıklık içinden çıkmakta zorlanıyorum. Ama Özdemir Asaf güzel söylemiş:

YALNIZLIK

I

Yalnız kaldınız sanırsınız,
Biliyorum.
Yalnız bırakılmışsınız,
Biliyorum
Ötesi yok.

II

Ötesi var:
Yalnızlık
Müziğin bile seni dinlemesidir.
Yalnızlık
İnsanın kendi kendine mektup yazması
Ve dönüp- dönüp onu okuması
Yalnızlığın da ötesidir.

Pek de kötü bişey değil sanki....

1 yorum: